Bu yazımızda kendimiz olarak var olabilme ve ait hissetme konularının
hareketimizle olan ilişkilerinden söz edeceğiz. Bu konular uzun süredir insan türünün
gündemindedir. Bazı psikologlar aidiyeti ve kendimizi/ihtiyaçlarımızı ifade edebilmeyi
temel insan ihtiyaçları olarak öne sürmüştür. Bu tartışmaya burada girmeyecek
olsak da bu konuların insan için oldukça önemli olduğu açık gibi görünüyor. Soyut ya da
somut bir şeylere yakın hissetmeyen ya da kendisini olduğu gibi ortaya koyamayan insanlar ruhsal veya fiziksel hastalıklara yakalanabiliyor. Aynı şekilde düşünsel veya sosyal ilişkilerinden memnun, özgür bir şekilde kendi fikirlerini arkadaşlarıyla
sınayabilen insanların hayat dolu olmaları da bizim için şaşırtıcı olmuyor.
İlk olarak, normal hayatımızın akışında sık sık içinde samimi bir şekilde
kendimiz olarak var olamayacağımız, ait hissetmeyeceğimiz sosyal ortamlara giriyoruz. Bu grupların içinde kendimiz gibi davrandığımızda maddi ya da manevi kayıplar söz konusu olabileceği için maskeler takıyoruz. Kendimiz olmadığımızda ait hissetmek de oldukça zorlaşıyor. Ait hissetmediğimiz bir yerde, olmadığımız birileri gibi davranıyoruz. Toplumun işleyişi açısından bakılırsa da bu türden ilişkiler yığını birçok kişiye zarar verebiliyor ya da fayda sağlayabiliyor çünkü insanların günlük ilişki kurma biçimleri toplumsal düzenin kayda değer bir kısmını oluşturuyor.
İkincisi, bazen kendimize bu dünyada uygun bir yer bulamıyoruz. Dünya sanki bize
karşıymış gibi gelebiliyor. Kendimiz gibi konuşsak, her seferinde ne düşünüyorsak onu
söylesek her yerden dışlanacağız sanki. “Şanssızız herhâlde. Bu dünya bize göre değil.” Bu düşünce yapısı bizi çok da istemeyeceğimiz ruhsal noktalara sürükleyebiliyor.
Bazen de aslında uygun olmadığımız ortamlara kendimizi kandırarak uygun gibi
görünmeye ve hissetmeye çabalıyoruz. Kimi zaman bunun farkına bile varmıyoruz.
Aslında iki insan olarak çok da yakın olmadığımız bir kişiyle arkadaşlık kuruyoruz. Hatta sanki çok yakın iki arkadaş gibi hissediyoruz. Ne yapalım? Başka insan yok etrafta. Yalnız kalmak zaten temel bir korku. Yuvarlanıp gidiyoruz.
Bu durumlara girmemiz ne kadar üzücü de olsa son kertede anlaşılırdır. Bir
toplumun içindeki bir insanın uzun süre diğer insanlardan izole yaşamasını
beklemek bilimsel olmaz. Yine de bu duruma bizzat kişiyi şekillendiren çevreyi şekillendirerek karşı gelmek bizim elimizde. İnsan adaptif olduğu kadar çevresini değiştirebilen bir varlık. Çevresini, sonuç olarak kendisini ve gelecekte yaşayacak çocukları iyi yönde etkileyecek şekilde, kendisi için daha sağlıklı hâle getirebilir. Çevredeki
hangi değişikliklerin bizi güzel yönde etkileyeceğine dair sezgiler de geliştirebiliyoruz: bilim. Bu değişikliklerin hangilerinin daha uygun olduğu tarihin hangi noktasında olduğumuza göre değişiklik gösterebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ya da Antik dönemin Atina’sında işe yarayabilecek bir değişikliğin günümüzün Türkiye’sindeki başarı ihtimali çok daha düşük olabilir. Bu sebeple toplumu ve hareketimizi tarihsel bağlam içinde anlamak, anlamlı değişiklikler yapabilmek için hayati bir öneme sahiptir.
Öğrenci hareketimizde farklı durumlara tanık olduk. Birçok insan kendisinin samimi olarak desteklediği arkadaşlıkların içinde yer almaya başladı. Güzel arkadaşlıkların kurulduğunu gözlemledik. Kendi fikirlerimizi arkadaş çevremizde
özgürce dile getirebildiğimizi gördük. Ait hissettiğimiz arkadaşlıklar kurduk. Bu
noktada bazı insanlar bağlılık durumunu bağımlılık kavramıyla ilişkilendirerek
bağımsızlığa bir engel gibi görebilse de durum her zaman böyle değildir.
Gerçekten de ona ait hissetmediğiniz ve içinde kendiniz olamadığınız bir grupta
yer alıyorsanız durum iç açıcı değildir. Anlamlı iletişimler kurulmaz. Maskeler
çıkarılmaz. Eğer kendiniz olarak ait hissettiğiniz ilişkilerin içinde yer alıyorsanız durum değişir. Bireylerin özgür iradesinden gücünü alan özgür grup iradesi, kişilerin ve toplumun bağımsızlığı, özgürlüğü için mücadele verebilir. Bu durumda kurtulamadığınız değil birlikte özgürleşmeye yürüdüğünüz arkadaşlıklar bağımlılık sonucunu getirmez. Birlikte bağımsızlık da bir bağımsızlık türüdür. Taksim’de zor durumda kalan bir arkadaşımıza elli kişi sahip çıkmak bağımlılık değildir. Buna dayanışma diyoruz.
İçinde bulunduğumuz ve kendimiz yarattığımız bu harekette bu türden ilişkilere
girdik. Bazı arkadaşlarımızın umutsuzluğunun, mutsuzluğunun ve bunalmışlığının
umuda ve canlılığa dönüştüğünü gördük. Bazı arkadaşlarımızın da daha samimi
insan ilişkilerinde olduklarından bahsettiklerini duyduk. Sizin bu türden
duyumlarınız veya tecrübeleriniz var mı?
Bu yazıda amacımız doğal ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımızı anlatmak değil.
Elbette eğer bazı ihtiyaçlarımızın tatmini topluma ve diğer insanlara zarar
verecekse bunu desteklemiyoruz. Bizim hareketimizde ise oldukça doğal bir
şekilde oluşmuş ve sonuçlarında da topluma meyveler sağlayabilecek arkadaşlıklar
görüyoruz. Ne güzel muhabbetler ettik, ne ilginç fikirler tartıştık, ne komik
şakalara güldük, ne güzel yollarda yürüdük. Bunu korumalıyız.