“Çok bilinçli birisi.” “Bilinçli bireyler yaratmak…” Bu türden lafları
duymuşuzdur. Etrafımızda birisinin bilinçli olduğu söylendiğinde bundan
ulaşılması beklenen sonuç genellikle o kişinin belli konularda bilinmesi
gerekenleri bilmesidir. Bu yazıda “bilinç” kelimesini başka bir anlamda
kullanacağız. Bilme durumu bilinçli olmak için yeterli değildir. Biz üniversite
öğrencileri için bilinçli bir hâle gelmek ne demektir?
Bu yazıda “biyolojik” ve “mekanik” kavramlarını bolca kullanacağız (1). Bu
kavramların öğrenci hareketimizi daha iyi anlayabilmek için bize yardımcı
olacağını düşünüyoruz. Biyolojik olma durumunu canlılık, bilinçlilik ve
bileşenlerin bir dayanışma içinde çalışmasıyla; mekanik süreçleriyse
bilinçsizlik ve nesnelerle ilişkilendireceğiz. Bu terimleri aynı zamanda
benzetme yoluyla insan davranışları bağlamında, bu davranışların belirlendiği
süreçleri göz önünde bulundurarak kullanacağız. Örneğin bir ofiste çalışan
kişinin işlerini profesyonel sebeplerle bitirip evine gitmesi mekanik bir süreci
yansıtır. Fakat eğer bu kişi çalıştığı firmanın aslında dünyanın başka bir
bölgesindeki reşit olmayan çocukları sömürmekle yakından ilişkili olduğunu fark
edip araştırma işlerine girişiyorsa bu süreç daha biyolojik bir hâl almış
oluyor. Toplumsal hareketlerden örnek verelim. Hükûmetin belirli bir mesleği
yapan insanların maaşlarını ciddi oranda düşürdükleri bir senaryoyu düşünelim.
Bu mesleğin sahibi insanlar ayaklanabilir. Belki aileleri için, belki de
bazıları sadece maaşın düşmüş olmasına sinirli. Birçok sebep olabilir ama esas
olay maaştaki değişikliğin insanları harekete sürüklemiş olması. Bu durum
mekanik bir toplumsal hareketi yansıtıyor çünkü hareketin koşullanması belli bir
eylemin doğrudan yarattığı kızgınlıkla ilişkili. Bu insanlar hükûmet kararını
duyunca her şey başlıyor. Sıkıntılar ortada, beslenmesi ve okutulması gereken
çocuklar, maaşın düşüşü… Şimdi başka bir durumu düşünelim. Yine belli bir
sebepten toplumdaki bir grup insan acı çekiyor. Fakat ilginç bir şey oluyor. Bu
acı çeken grup ya da başka bir grup düzeni sorgulamaya başlıyor. “Neden böyle
oldu?” “Sorun nerede çıkıyor?” “Bu sorunların çözümlerini nerede aramalı?”
şeklinde sorular sormaya başlıyorlar. Hareketlerine bu sorulara verdikleri
bilimsel yanıtlar ışığında şekil veriyorlar. İşte bu gruba biyolojik bir grup
diyeceğiz.
Canlılar dünyasında bir varlıkla karşılaştığımızda gördüğümüz şeylerden birisi
bu canlının çevresiyle olan bir tür ilişkisidir. Bu ilişki bir canlıya ait
olmayan moleküllerin davranışlarından oldukça farklıdır. Bir canlıya ait olan
bileşikler farklı bir düzen ve işbirliği içinde çalışır. İnsan vücudunda da
durum böyledir. İnsan doğayla etkileşime girer, bu etkileşimden öğrendiklerini
biriktirerek ilerler. Bu yolculukta keşifler yapar, bazen de öğrendiklerini
unutur. Fark ettiği örüntüleri aklında tutar, not alır. Hayatını ona göre yaşar.
Bu durum günümüz modern hayatında da böyledir. Belli bir yaşa gelene kadar
çeşitli ruhsal gelişim dönemlerinden geçerek temel keşiflerimizi yaparız. Daha
sonra bunları içselleştirip hayatımıza devam ederiz. Yine belli bir yaşta
kişiliğimiz oturmaya başlar. İçinde bulunduğumuz toplumun ve topluluğun gelenek
ve göreneklerini öğreniriz. Genellikle bir noktada bu kurallara ikna olup uyum
sağlarız. Sırtımızı bunlara yaslayarak kararlarımızı vermeye başlarız. Hayat
güzel ya da kötü gidiyordur. Basit sorunlar çıkarsa da toplumsal ve bürokratik
düzene uygun çözümler ararız. Bu dönemde doğayı ya da toplumu anlama çabalarımız
seyrekleşir. Yeteri kadar insan yeteri kadar memnunsa bir sorun çıkmaz. Bazı
bireyler ciddi sorunlarla yüzleşip toplumsal düzeni sorgulamaya itilse de
bunlara deli yakıştırması yaparız, yolumuza bakarız. Mesela bizim dönemimizden
örnek verelim. Belli bir meslek bizim için seçilmiştir ya da bize kabul
edilebilir gelmiştir. Onu kovalarız. Bazen de küçük toplumsal değişikliklere
göre yolumuzda küçük değişiklikler yaparız. Bu durumda şüphesiz bir bilinçten
söz edilebilir. Doğaya hiç bakmıyor değiliz. Yine de sorguladığımız ve merak
ettiğimiz şeylerin sayısı oldukça sınırlıdır. Sonra bir şeyler ters gider.
Doğada gerçekleşen bazı süreçler bizi rahatsız eder. Elimizde olan inançlar ve
değerler bütünü bize alıştığımız, beklediğimiz pürüzsüzlükte cevapları sunamaz
hâle gelir. Bizi onca yıl beslemiş olan su kaynağımız kirlenebilir, köklerimiz
gürül gürül akan yeni bir su kaynağı keşfedebilir. İşte bu noktada doğayla olan
etkileşimimiz oldukça artar. Daha bilinçli bir hâle geliriz. Mesela içinde
bulunduğumuz toplumsal ayaklanma döneminde toplumun farklı katmanlarına olan
merakımız arttı mı? Daha fazla araştırma yaptık mı? Bu sorulara vereceğimiz
cevaplar bilinç düzeyimizle ilgili önemli ipuçları sunar.
Bir makine düşünelim. iyi kötü istikrarlı, bazılarına da oldukça konforlu
hayatlar sunan toplumsal ve kurumsal bir makine. Bu makinenin adı siyasal veya
ekonomik düzen olsun. Bu türden makineler zaman zaman güzellikler yarattığı
kadar çirkinlikler de yaratabilen, insanların yaratmaya çabaladığı güzellikleri
de sık sık örseleyebilen bir makine. Yine de insanlar bu makinenin çıktı olarak
verdiği kurallara itaat ettiği sürece çoğu şey tıkırında gidiyor gibi gözüküyor.
Birçok kaybeden olduğu kadar, bir miktar kazanan da oluyor. Sistem düşe kalka
devam ediyor. Yeterince insan, ya da belli insanlar, durumdan memnun. Birçok
insansa hayatta kalmakta. Yine de belli bir kısım hayatı huzur içinde yaşıyor.
Öbür kısımlarsa değişen oranlarda keder ve umutsuzluk içinde, ama yine de bu
kısımlar toplumsal kuralların dâhilinde kararlarını alıyor, bir şekilde yaşamaya
devam ediyor. Bu durumda gördüğümüz şeyin günümüzdeki hâline modern tapınma
diyoruz. Bu durum son tahlilde mekaniktir. İnsanların kurallara uyma süreçleri
toplumbilimsel olarak gayet anlaşılırdır (2). Kızılay’a yukarıdan baktığınızda,
zamanında ya da geç, telaşlı ya da sakin, ama işlerine güçlerine giden insanlar
görürsünüz. Kızılay monotondur.
Bir süre boyunca bu makine işlevini bir şekilde yerine getiriyor. Fakat bir
yandan toplum ve dünya yavaş yavaş değişiyor. Bu değişimler ivmesi değişen bir
biçimde devam ediyor. Makinenin tasarlanma amacı çevreyle ve insan
ihtiyaçlarıyla olan uyumunu kaybediyor. Bazı durumlardaysa kendisinin hep var
olan uyumsuzluğu daha belirgin hâle geliyor ya da bu uyumsuzluğun seviyesi
artıyor. Çevre değişiyor ve makine artık kendi hayatlarımızı düzenleme konusunda
işlevsel bir rehber olmaktan çıkıyor. Bu noktada ise makineyi yaratan ve ona
gücünü veren insanlar makineye itaat etmeyi reddetmeye başlıyor. Makine arıza
veriyor. İnsanlar makineyi sorgulama ve değiştirme süreçlerine giriyor.
Çevremizle ilişkimizin yoğunluğu üst seviyelere çıkıyor. Makinenin neden arıza
yaptığı, nasıl bir sisteme ihtiyacımızın olduğu, toplumun ne durumda olduğu gibi
sorular zihinlerde belirmeye başlıyor. Bu süreçte makineyi korumaya kalkan
güçler toplumun geniş kısımlarına derin acılar yaşatmaktan geri durmuyor.
Makinenin aksayan yerlerini farklı güçlerle yamamaya çalışıyor. Bu noktada
toplumsal acılardan ve umutlardan kaynağını alan insanlar farkında olarak ya da
olmayarak yeni toplumsal gruplar yaratıyor. Bu grupların bazıları gelip geçiyor,
bazıları daha kalıcı oluyor. Bu gruplardan bazıları mekanik süreçlerle bir araya
gelmiş gruplar olabilir. Bu noktada onları toplumsal bir grup yapan durum ortak
amaçlılık olur. Bazı gruplar ise ortak amaçlılığın yanında “ortak irade”
durumunu sergiliyor. Kısacası, Kızılay’da halay çeken, hesap soran insanlar
görmeniz muhtemel hâle geliyor.
Bizim hareketimiz öncelikle toplumsal bir hareket. Biz üniversite
öğrencileriyiz. Bu noktada nasıl bazı moleküllerden oluşan bir hücrenin
canlılığından, hücrelerden oluşan insanın da
bilincinden söz edebiliyorsak, şimdi de insanların bir araya gelmesiyle oluşma
ihtimali doğan biyolojik “grup bilinci”nden bahsedeceğiz.
Kimyadan biyolojiye geçiş konusu günümüzde de gizemini korumaktadır. Moleküller
bir araya gelip çeşitli organlar ve canlılar oluşturabiliyor. Hücre seviyesinde
bile doğayla yoğun bir etkileşim ve tepkisellik gözlemliyoruz. İnsanlardaysa
rahatça bilinçlilik durumundan söz edebiliyoruz. İnsan doğa hakkında derinlikli
düşünceler üretebiliyor. Bir kaya parçasına baktığımızda gördüğümüzle bir
insanda gördüklerimiz oldukça farklıdır. İnsan bilinçli ve iradeli bir
varlıktır. Etrafına bakar. Kendi yolculuğuna tanık olma ve onu inşa etme
kabiliyeti vardır. Hâlbuki bazı dönemlerde hayatlarımız sürekli kendini tekrar
eden birkaç gün hâline dönüşebilir. Yeni şeyler öğrenmeyiz. Yeni kavrayışlarımız
azalır. İyi kötü ikna olduğumuz bu hayatların içinde çevreyle ilişkimiz
zayıflar (3). Bu durumdaki bir insan olmak bizler için elbette rahatlatıcı da
olabilir. Belirsizlikleri reddederiz ve bu zaman zaman ferahlatıcı olur.
Gelgelelim tarihte çok sık yaşandığı gibi, hayatımızda bir şeyler
değişebilir. Etrafımızla olan ilişkimiz yoğunlaşabilir. Sorgulama ve yaratma
süreçlerine gireriz. Bu bizi daha bilinçli ve deyim yerindeyse daha “biyolojik”
bir insan yapar (4). Benzer şekilde çevreyle onu anlamak için yoğun etkileşime
giren ve birlikte kararlar alıp kendi hareketlerini yaratan gruplara biyolojik
gruplar diyeceğiz.
Bir çığ olayı düşünelim. Büyük bir yığın hâline gelen kar taneleri bir yere
ciddi zararlar verebilir. Yine de bu geçicidir. Mekanik bir süreçtir. Biyolojik
grubun davranışı sanki kendi gideceği yönü seçen, giderken yeni şeyler öğrenip
yolunu tekrar tekrar gözden geçiren, etrafı anlamaya çalışan ve dolayısıyla da
mekanik bir süreç olan çığ olayından başkalaşan bir doğa olayı gibidir. Grup
olarak bir çapadan çok çapayı kullanan kişiye benzer. Çiçektir veyahut çiçeğe
konan arıdır. Bal değildir, balı üretendir. Kaya değil, kayaları sürükleyendir.
Biz üniversite öğrencileri olarak biyolojik-bilinçli bir grubun özelliklerini
taşıyoruz. Bunu daha da yukarıya taşıyabiliriz. Bunun için ihtiyacımız olan
birçok şeye sahibiz. Sahip olmadıklarımızı da talep etmeyi öğreniyoruz.
Birincisi, düşünme kabiliyetimiz birçok açıdan güçlü. Zihnimizin en iyi
çalıştığı dönemlerdeyiz. Bu zihinlerimizi ne için kullanacağımıza karar vermek
için ise okumalar yapabiliyoruz. Doğanın farklı farklı boyutlarını (toplumsal,
kültürel, fiziksel, kimyasal…) anlamaya uğraşıyoruz. Bu açıdan öğrenci
hareketimizi oluşturan bireyler olarak biyolojik-bilinçli bir grup oluşturmaya
uygunuz. Mükemmel olduğumuz için değil. Kendilerinin mükemmel olduğunu düşünen
grupların kibri yerine doğaya dair sezgiler oluşturma ve belirsizlik yönünde
adımlar atabilme cesaretimiz var. Bir hayata, bir hikâyeye sahip olabileceğimiz
için; gelişme kabiliyetimiz olduğu için bilinçli bir grup oluşturmaya uygunuz.
“Enine boyuna düşünecek olursak aslında her yeşil ağaç, altın ya da gümüşken
olabileceğinden çok daha muhteşemdir.” (5)
İkincisi, zamanımız var. Doğrudan bir şekilde olmasa bile bizim boş bir zamana
sahip olmamız ve üniversite gibi bir kuruluşun içinde bilimlerle ilgilenmemiz
toplumun katkısı olmadan mümkün görünmüyor. Bizim bugün henüz somut bir şey
üretmek zorunda olmadan bir şeyler üstüne kafa yormamızı mümkün kılan şey, bizi
de besleyen, toplumun başka konumlarında yaşayan, bizden daha şanssız
arkadaşlarımızın, abilerimizin, ablalarımızın, teyzelerimizin, amcalarımızın
alın teridir. “Ağaçlar yerin gök üstüne yazdığı şiirlerdir” (6). Akademide ve
özel şirketlerde üretilen birçok çıktı topluma geri dönmüyor. Entelektüel
bölümlerde somut çıktı nadir oluyor. Pratik bölümlerdeki çıktılar ise çoğunlukla
belli kişilerin cebine gidiyor. Şimdiyse zamanımızı bizi de kapsayan toplum için
kullanma şansımız var.
Üçüncü bir nokta ise bizim grup iradesi kazanmamıza büyük katkı sağlayan
tarafımız. Doğa ile topluma dair bildiklerimiz ve girişkenliğimiz bizi kararlar
almadan önce topluma bir bakış atmaya itiyor. Anlamaya çalışıyoruz. Alacağımız
kararları hepimiz ölçüp tartabiliyoruz. Bazen alınan kararları beğenmiyoruz ve
bunları tartışıyoruz. Yazının başında bahsettiğimiz makineyi yetersiz buluyoruz.
Ona karşı çıkıyoruz. Bununla da kalmıyoruz. Ne istediğimiz üzerine düşünüyoruz.
Yalnızca bir şahsın ya da fikrin karşıtı değiliz. Biz, başka bir olasılığı da
istiyoruz. Nasıl bir dünyayı amaçlayacağımız üzerine düşünürken tartışmalar
yapıyoruz. Doğaya birlikte bakıyoruz. Kararlarımızı “biz” alıyoruz.
Kendi içinde bir bütünlüğü, bağımsızlığı ve grup iradesi olan toplumsal bir grup
olduğumuzun ilk izlenimlerini veriyoruz. Kendi grup bilinci ve iradesi olan,
reddiyeci olduğu kadar kucaklayıcı bir grup: öğrenciler.
Biyolojik bir grup olmak için iyi bir başlangıç yaptık. Kısacası, “doğduk”. Bunu
devam ettiremezsek mekanik bir etki-tepki süreci sonlanınca yok olma tehlikesine
girebiliriz. Hâlbuki fikirler ve hareketler üreten bütünlüklü bir varlık olarak
gelişim sürecimizi devam ettirebiliriz, ettirmeliyiz. Bu sayede bizden sonrasına
da ciddi ve düşünceli bir miras bırakabiliriz. Ortak karar alma ve hareket etme
sürecimizi daha düzenli bir hâle getirebiliriz. Bunu yapabilirsek yaz ayları
bizi ayıramaz. Tartışmalarımız, dayanışmamız devam edebilir. Bunu yapabiliriz.
Kendimizi “biz”de, “biz”i kendimizde bulduk. Kendimizden gelen bir hareketin
coşkusunu yaşadık. Grubumuz doğal bir şekilde oluştu, yapay bir zorlama sonucu
değil. Şimdi sıra büyümekte ve meyveler vermekte. Kendi ömrümüze, irademize ve
kararlarımıza sahip çıkma zamanı… Yepyeni, capcanlı, özgür bir toplumsal
grup… Geçmişimize ve geleceğimize baktığımızda gördüğümüz budur.
Notlar:
(1). Bu kavramların yardımıyla benzetmeler yapacağız. Bir konuya açıklık
getirelim: Kuracağımız ilişkilerde analojilerden yardım alacağız, özdeşliklerden
değil. Birbirine benzettiğimiz durumlar arasında metafiziksel özdeşlik
önermelerinde bulunmak niyetinde değiliz. Mesela mekanik süreçlerle ilerleyen
bir topluluğun üyelerine mekanik demek bir kategori hatası olur. Bir sosyal
gruba canlı ya da bilinçli derken, bir hücreye canlı
dediğimizdeki anlamı kastetmiyoruz. Taşlarla hücreleri, mekanik hareketlerle
biyolojik hareketleri karşılaştırıyor olabiliriz fakat asıl amacımız hücrelerle
mekanik grupları karşılaştırmak değildir. Benzetmelerimizin katmanları, sosyal
boyutu anlamamız için bir aracı olarak görülmelidir. Bu benzetmelere bizi asıl
konuyu anlamamıza yardımcı olacakları için değer veriyoruz.
(2). Demek istediğimiz şu ki bu insanların hareketleri gündelik belirsizlikler
ve aciliyetler etkisi altında belirleniyor. Bu insanları şeytanlaştırma
girişimlerini bilimsel bakış açısının eksikliğinin göstergesi olarak görüyoruz.
Bu insanlar yalnızca hayatta kalmaya ve zorlu koşullar altında yollarını bulmaya
çabalıyorlar. Böyle durumlarda takip ettikleri kurallar veya eğilimleri, toplum
için sağlıklı ve sağlıksız çıktılar yaratıyor. İşlerin aciliyeti ve hayatta
kalma zorunluluğu, bu grupların davranışlarını mekanikleştiriyor. Hayatta
kalmanın somut koşullarıyla toplumsal değerlerin soyut koşulları bu çevrelerin
mekanik hareketlerini belirliyor.
(3). Burada “çevre” derken yakın çevremizin dışındaki insanları ve doğayı
kastediyoruz. Yakın çevremizle olan ilişkilerimizin bu süreçlerden nasıl
etkilendiği konusuna burada girmeyeceğiz.
(4). Burada açık ki tam olarak biyoloji bilimindeki “biyolojik” terimini
kullanmıyoruz. Yine de sezgilerimiz bizi konumuzu anlaşılır kılmak için
“biyolojik” terimini kullanmaya itiyor.
(5). “For in the true nature of things, if we rightly consider, every green tree
is far more glorious than if it were made of gold and silver”. Marin Luther King
Jr.
(6). “Trees are poems that the earth writes upon the sky”. Halil Cibran, The
Prophet, The Prophet – On Pleasure